Yaratıcılığın Altın Anahtarı : Yaratıcı Beyin

 

Biyoloji ile ilgili belgesel/film/dizi serimin ilk yazısına hoşgeldiniz <3 Bu yazıda Beyin, Incognito gibi kitapların yazarı, Stanford Üniversitesi’nde yardımcı profesör olarak çalışan David Eagleman’ın belgeseli “Yaratıcı Beyin” den bahsedeceğim size. 
 
 
“Yaratıcılık” insana özgü bir yeti midir? Beynimiz nasıl daha yaratıcı fikirler buluyor? David Eagleman’ın sinirbilim araştırmalarını bize sunan belgesel “Yaratıcı Beyin” e göre evet, yaratıcılık insana özgü bir şey. Peki biz yaratıcılığın renkli yansımalarını hayatta nasıl kullanıyoruz? Beyin bu fikirleri nasıl buluyor, yaratıcılığın altındaki sinirsel olaylar neler?

Gerçekten de yeni bir şey üretirken fikirler insanın aklına “ipekten bir yastıkta oturup bekleyince kendi kendine gelmiyor”. Çalışmak, beynimizi kullanmak zorundayız ve kendi potansiyelimizi ortaya çıkarmamız gerekiyor. Peki bu nasıl olacak? Nanoteknoloji uzmanı Michelle Khine, araştırma yapmak ve bilim hakkında şunu fark etmiş: Başkalarının keşfetmediği bir şeyi keşfetmek zorundasınız. Labının yeni kurulduğu, cihazlarının henüz yerleşmediği bir anda, araştırmasına devam etmek için bir şeyler yapmak zorunda kalmış ve araştırmasında çocukluk oyuncağının bir özelliğini kullanarak kendine yeni bir donanım sağlıyor. Ç
aresizlik onu yaratıcı olmaya zorlamış ve bu şekilde elinde gerekli pahalı cihazlar olmadan basit bir çözüm ile yoluna devam edebiliyor. Şimdi size bu cihazın araştırmadaki yönünü anlatmayacağım ama izleyince ne kadar basit bit düşünme tarzı olduğunu göreceksiniz.
 
 

Yaratıcılık insana özeldir dedik, peki insanı özel kılan şey ne? Neden sadece biz yaratıcıyız? İnsan girmemiş yağmur ormanları yüzyıllardır aynıyken bizim çevremiz nasıl bu kadar hızlı değişiyor? Bu tamamen evrimin bize hediyesi. Diğer hayvanların beyinlerinde algı ve tepki bölümleri yan yana, bir olay direk belli bir tepki yaratıyor ama insanlarda algı ve tepki bölümleri arasındaki mesafe daha fazla, bu sayede olay direk otomatik tepkiye sebep olmuyor. Örneğin bir hamster yemeğini görünce direk yerken biz yemeği sanata çevirebiliyoruz. Beyin mesafe arttıkça yeni bağlantılar kuruyor ve bu yeni bağlantılar ile farklı ihtimalleri düşünebiliyor. İşte bu sınırsız bağlantılar yaratıcılığın temelini oluşturuyor.

Vücudumuzda ön beyin (prefrontal korteks) büyüdükçe iki bölge arasındaki mesafe arttığından beynimiz bize çok daha fazla hayal gücü sağladı. Başka bir örnek mimar Bjarke Ingles, yeni fikirler üretebilmesini “elinizdeki materyalleri göz önüne sererseniz hayal gücüne üzerinde çalışacak şey verirsiniz” diyerek açıklıyor ve dünyayı henüz gerçekleşmemiş haliyle hayal edebilme gücüne “yaratıcılık” adını veriyor. Beynimiz büyüdükçe eyleme geçmeden önce seçenekleri değerlendirmeyi öğrendik. Bu seçenekler de nöronların yaptığı yeni bağlantılardan geliyor.
Peki beynimiz yaratıcılık sürecinde ne yapıyor? Yeni bir fikri nasıl üretiyoruz? Aslında yaratıcılığın belirtilerinden biri bir fikri alıp başka bir yere uygulamak. Önemli olan şey sıfırdan bir şey üretmek değil, var olan bilgiyi yeniyle birleştirip uygulamak. Çok fazla bilgi okuyunca bu bilgilerimizi çok farklı yerlerde kullanabiliyoruz. Yani ne çok algı/bilgi algılarsak beyne üzerinde çalışması için o kadar malzeme veririz. Peki beyin nasıl üretiyor?
 
 
Biz yaratıcılığımızı konuştururken var olan şeylerin şeklini değiştirip yeni bir şey üretiyoruz. Gördüklerimiz arasından farklı şeyleri birleştirip yeni, işe yarar hale getiriyor. Örneğin Jazz müzik aslında başkalarının müziklerinin birleştirilmiş hali ve sürekli değişiyor, özelliği bu, sürekli üzerine yeni şeyler ekleniyor. Özgün olmak bir şeyi yoktan var etmek değildir, özgün bir şey yapmak önceki üretilen şeylere kendi hayat tecrübemizi ekleyip yeni bir şey üretmektir, özgün kılan bizim eklenen tecrübemiz oluyor yani. Kısaca kendimizi dünyaya açıp, etrafı kullanıp yeni şeyler görmeliyiz. Sıradan şeyleri sıra dışı şekilde birleştirip sıra dışı bir şey üretirsek, yaratıcılığımızı kullanmış oluyoruz.
David Eagleman, algıların hayatımızın yönelimini değiştirebildiğini de gözlemlemiş. Belgeselde buna örnek olarak savaştan dönen birinin silahtan vazgeçip seramiğe yönelmesi ama ölüm desenli (kuru kafa) gibi şeyler üretmesi gösterilmiş. Kişi savaş algısını kullanıp bu şekilde duygularını dışa vurup diyalog kurabilir hale geliyor ve buna “yaratıcılığın iyileştirici gücü” deniyor. Buradan da gördüğümüz üzere yaratıcı süreç insanları değiştiriyor, örneğin mahkumlar hapiste bir şeyler üretiyorlar ve bunların somut birer ürün olduğunu görüp ilk defa o odadaki suçlular olmaktan başka bir şeyle, kim oldukları ile tanımlanıyorlar. İlginç olarak, hapishanede yaratıcı işlerle uğraşan mahkumlar dışarıya çıktıktan sonra %80 daha az suç işliyorlarmış.
 

Peki sizce mutluluk ile yaratıcılık bağlantılı mıdır? Eagleman’ın çalışmalarına göre depresyon, insanın içinde hissettiği boşluk yaratıcılığın azalmasından kaynaklı olabilir, yani yaratıcılık mutluluk için olmazsa olmaz bir şey. Yaratıcılığın hayatımızı geliştirme, iyileştirme gücünü nasıl kullanabiliriz? Nasıl daha yaratıcı oluruz? Bunun üç yolu var. Bir, yaratıcı olmak beynin temel özelliğine karşı savaşmak demek. Beyin enerjiye ihtiyacı olduğu için verimli çalışıp en kolay yolu seçip daha önce yaptığımız yolları, bağlantıları seçiyor. Yaratıcılık ise en kolay yoldan saptığımız zaman oluyor. Yeni şeyler denemek yön değiştirmekten bahsediyorum. Yeni şeyler öğrenmek her zaman kolay değil, hata yapmayı kabullenmek zorundayız. Aslında bu çok kolay çünkü beyin hep yenilik arar çünkü alışıldık şeyler beyni giderek daha az uyarır.
İkinci yol sınırları zorlamaktan geçiyor. Sıkıcı, eski bir şey fark yaratmaz ve çılgınca bir şeye de kimse inanmaz, burada önemli olan şey dengeyi kurmak. Her şeyi deneyip neyin ise yaradığını görmeli insan yaratıcı olmak için. Bir tasarıma “garip” deniliyorsa tebrikler, yaratıcılıkta altın madalyayı aldınız demektir! Çünkü garip olan alışılmamış ve yenidir, yaratıcıdır. Eagleman sanatçılara sormuş: “Dengede olduğunuzu nasıl anlıyorsunuz?” Cevap ise çok basit: Bilmiyorlar. Yapılan ortaya çıkana kadar aşırıya mı kaçtın, eskide takılı mı kaldın tam bir muamma.
 
 
Üçüncü ve son yol aslında hepimizin korktuğu şeyi anlatıyor, bir şeyler yaratmak zordur çünkü başarısız olabiliriz, başarısızlık kötü olduğu için kaçıyoruz ama aslında hata yapmamız gerekiyor. Çünkü tam olarak başarı başarısızlığın küllerinden doğar. Başarısızlıktan daha az korkmalıyız, eğer olmazsa yenisini yaparız.

Yaratıcı mı olmak istiyorsun? Yeni şeyler dene, kolaydan kaçın, ortayı bul, başarısızlıktan korkma. Böylece insan olmanın avantajını kullanmış olursunuz. Elinizden geleni yapın ve risk alın, yaratıcılık zaten sizin beyninizde. Birazcık zorlayın 😊 Belgeseli izlemek isterseniz Netflix’te bulabilirsiniz!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir