Prof. Dr. Nesrin Özören’in Ağzından Moleküler Biyoloji ve Genetik

Moleküler Biyoloji ve Genetik ve Türkiye’de bilim hakkında çok sorulan soruların cevaplarını bir de hocam Prof. Dr. Nesrin Özören’in ağzından dinleyelim!



**Bu kariyeri nasıl-neden seçtiniz, neden tıp değil de moleküler biyoloji?


Üniversite giriş sınavından sonra tercihlerimde çeşitli mühendislikler yazmıştım. Ailecek Bulgaristan’dan 1989 yılında ana vatanımıza göç etmiştik ve acilen aileme yardımcı olmak için çok para kazandıracak bir meslek edinmem gerekiyor diye düşünmüştüm ve bilgisayar mühendisliği önceliklerim arasındaydı. Ancak 1 yıllık yeni çevremize adaptasyonun psikolojik sorunları sürecinin içinde olmamdan dolayı ve dershane dışı kendi kendime hazırlandığım için 1990 yılında girdiğim sınavdan yeterince yüksek puan alamadım. Boğaziçi’nde matematik/fen puanıyla girilebilen Biyoloji bölümünü tutturdum. Amacım hem Boğaziçi’nde olmak hem de birinci yıl sonunda yatay geçiş yapmaktı. 

İlk yıllarda tüm fenciler ve mühendisler ortak olarak matematik, fizik, kimya derslerini almaya başladık ve pek çoğunda da mühendisler ile başa baş başarı gösterebildiğimi gördüm, bu da kendime olan güvenimi perçinledi açıkçası. Matematik, fizik veya kimya derslerinde tüm teoremler, kavramlar oturmuş ve yapılacak yeni keşif kalmamış hissi doğuyordu. Bunun üstüne ilk programlama dersimiz olan Pascal dersinde bilgisayarların ne kadar “aptal” birer hesap makinası olduğunu görüp, çok büyük hayal kırıklığı yaşamıştım. Biyoloji derslerinde ise konuyu işlerken hocalarımız henüz pek çok açık alan olduğunu bize söylüyordu, kendi okumalarımız da aynı yöndeydi. Bu keşif imkanı ve yeniliklere merakım beni biyolojinin sihirli dünyasına çekmiş oldu. Daha sonra bölüm adımız Moleküler Biyoloji ve Genetik olarak değişti ve 1995 yılında ilk olarak Türkiye’de bu diplomayı lisans derecesi olarak bizim sınıfımız aldı. 

Daha sonra derslerimde her yönden kazandığımız sağlam temeller sayesinde Amerika’nın en köklü üniversitelerinin bulunduğu Ivy Leage’de bulunan UPENN- Pennsylavia Üniversitesi’nden doktora bursu kazandım ve araştırmacı oldum. Bu yol benim için tam biçilmiş bir kaftandı, ve beni bugünlere getirdi.  Biyoloji 1990 yılındaki sıralamada birinci tercihim değildi ancak şimdi geriye bakınca- iyi ki de mühendis olmadım diye düşünüyorum. Yoksa Türkiye’nin ilk ve tez biyoteknoloji buluşuna imza atmış olamazdım.

Tıp konusuna gelince, bu alan hiç ilgimi çekmedi. Ancak geliştirmiş olduğumuz kanserin moleküler mekanizmaları, bağışıklık sisteminin nasıl çalıştığı ve kansere karşı nasıl kullanılabileceği konusundaki araştırmalarımız, geliştirmiş olduğumuz “bozulmayan aşı” teknolojisi göz önüne alındığında, tüm insanlığın sağlığı için bir hekimden çok daha faydalı işlere imza atmış bulunuyoruz. Temel bilimlerdeki gelişmeler sayesinde tıpta pek çok yeni ilaç ve tedavi yöntemleri hızla gelişiyor 1980’lerden beri. 


**Bu bölümü seçenler sadece akademisyen mi olmalı?

Kesinlikle HAYIR. Kendi bölümümüz mezunları takip edildiğinde, yarısı akademik kariyer yapıyor ve dünyanın çeşitli merkezlerinde öncü laboratuvarların başında bulunuyorlar, Amerika, Kanada, Avrupa, Güney Afrika ve tabii ki Türkiye. Diğer yarısı ise ülkemizin ilk biyoteknoloji şirketlerinin kurucuları ve CEO’ları arasında: İyontek, Genomize gibi.

Büyük bir kısım ise devasa ilaç şirketlerinde üst düzey karar vericiler arasında yer alıyor- moleküler bilgisi sayesinde piyasayı elinde tutan kimya mühendislerine güçlü rakip pozisyonundalar. Genetik tanı merkezleri veya tüp bebek merkezlerinin başlıca uzmanları ve karar vericileri gene bizden.

Yurt dışına baktığımızda, pek çok moleküler biyologun biyoteknoloji sektörünün en önemli halkaları arasında bulunuyor. 


**Akademide çalışma şartları nasıl?

Akademik kariyer yapmak isteyenler ve de öncü merkezlerde grup kurmak ve çalışmak isteyenler için bu sorunların bir anlamı yok, çünkü iş ve hobi aynı anda yapıldığı için iş saatleri/hobi saatleri arasında bir ayrım kalmamış oluyor. Çoğu laboratuvarda giriş ve çıkış saati kartla takip edilmez, gene de hevesli bir araştırmacı günde en az 10 saat deneyleri başında bulunabiliyor, hatta daha bile fazla. Esas işin güzel tarafı da bu, kendi temponuza göre bir iş ritmi tutturabilirseniz ve projenizde mantıklı ilerleme kayıt ediyorsanız, çoğu hoca sizi rahat bırakacaktır. Tatil olarak ise 2 veya 3 hafta tatil süresi tanınabilir. Avrupa biraz daha uzun tatil hakkı veriyor, Amerika’da bazı hocalar sadece 1 hafta izin verebilir.


**Bu kadar uzun süre okumak nasıldı? 

Bu yola uçsuz bucaksız olan bilim deryasında keşifler yapmak için giren birisi olarak, bu soru bana biraz garip geldi. Hayatın kendisi de sürekli okumak, devinim halinde olmak, koşturmaktır zaten. Okumanın sonu olmasını isteyen kim ki? Bu işin içinde olanların okuma merakı, yazma ve bulduklarını paylaşma hevesi bizi ileriye taşıyor medeniyet olarak. Her yıl daha da ileriye, kimsenin bulmadıklarını bulmaya, kimsenin düşünmediklerini düşünmeye cesaretimiz varsa bir bilim insanı olarak tatmin edici bir hayat yaşarız.


**Türkiye’de ya da yurt dışında doktora yapmanın ne farkı var? Türkiye’de doktora yapıp Boğaziçi gibi okullarda akademisyen olabilir miyiz?

Türkiye’de kendini ispatlamış bir program dahilinde ve de verimli (proje kazanmış ve yayın yapan) bir hocanın yanında yenilikçi bir tez üretebilen, bunu bilimsel araştırma makalesine dönüştürmüş bir doktora öğrencisinin aynı şeyleri yurt dışında yapması arasında bir fark yok.  Yurt dışı deneyimi olan bizlerin bunları söylemesi bazen samimi görünmüyor, kendimiz de gittiğimiz için, ancak 1996 yılından 2018 yılına kadar ülkemizde çok büyük gelişmeler oldu, çalışılan konuların çeşitliliği ve de derinliği bakımından. 

Bence günümüzde yurt dışına doktora için değil de doktora-sonrası araştırma için gitmek daha mantıklı.  Bu doktora sonrası tecrübeler her biri 2-3 yıl olacak şekilde- en az 2 tane yapılıyor son yıllarda. Bu durum Amerika ve Avrupa için de geçerlidir.  Bu şekilde yayınları olan, post-doktora tecrübeleri, yetkinlikleri ve proje yazma cesareti gösteren adaylar Boğaziçi MBG’de hoca olabilir.


**Neden yurt dışında kalmadınız?

Önce doktora için Philadelphia’da 6 yıl, sonra da Ann Arbor- Michigan’da 3 yıl yaşadım. 
Araştırma olanakları ve uluslararası ortam muhteşemdi, ancak oğlum da doğduğunda ülke hasretim çok kabardı. Özellikle 9/11 olayları sonrasında Amerika bir paranoyaya girdi ve yalan üzerine Irak’a savaş açtı, geri kalanı da bölgemizdeki devam eden savaşlardan siz de tahmin edebilirsiniz. Ben kendimi o topluma ait hissetmedim, vizem doluyordu ve oğlumu da sevgisiz ve sadece paraya tapan bu ülkede büyütmek istemedim. İlk yıllarda kendi annem, sonra eşimin ailesi bize yardıma geldi, bebeklik döneminde kreşlere vermek istemedik oğlumuzu, ancak büyüdükçe de hep çok küçük bir çevrede kalacaktı, teyzeleri, halaları, dayıları, amcaları olmayacaktı yanında. Ayrıca daha sonra evimizde bir  „American Teenager“ olmasını istemedik. 

Bunların da ötesinde, oğlumuz da doğmadan, yeşil kart veya vatandaşlık için hiç başvuru yapmadım, çünkü amacım en ileri bilgileri edindikten sonra ülkeme geri dönmekti. Bunu yaptığıma çok memnunum, hiç pişman olmadım.


**Türkiye’de bilimin ve araştırmanın durumu hakkında ne düşünüyorsunuz?

Türkiye, son yıllarda ekonomideki ilerleme ve Avrupa Birliğine üyelik şartlarına uyum sağlama gayretleri sayesinde, bilime ayırdığı bütçeyi önemli oranda arttırdı. Şu anda milli gelirin %1 sadece bilim ve AR-GE’ye yatırılıyor. Bu miktar Avrupa’nın çoğu ülkesinde %2 veya daha yüksek. TÜBİTAK, Bilim ve Sanayi, Kalkınma Bakanlıkları ve Bölgesel Kalkınma Ajanları’nın verdiği projelerin sayısı ve çeşidi hızla artıyor. Yeni girişimciler için artık hibeler veriliyor (100 000 TL-500 000 TL arasında). Ayrıca devlet ve vakıf üniversiteleri arasındaki rekabetten doğan ivme sayesinde çok hızlı yol alınıyor. Basında çıkan pek çok olumsuz habere rağmen pozitif bir ivmemiz var, yayın ve patent sayılarında. Bundan sonra yayınların kalitesini düzeltmemiz gerekiyor. CERN’deki ATLAS deneyleri gibi çok özel yapılara ihtiyaç duyulan nükleer fizik ve uzay mekiği istasyonu gerektiren çalışmalar dışında ülkemizde her konuyu araştıracak alt yapılar mevcuttur.  Öğrenilmiş çaresizlik ve kendini yetkin görmeme sendromlarını bir an önce başımızdan atmamız gerekiyor.


**Bir öğrenci lisans hayatını nasıl geçirmeli, GPA mı daha önemli tecrübe mi?

İkisi de çok önemli. Derslerinden mümkün olan en sağlam teorik temeller edinilmeli ve geri kalan zamanda da gönüllü stajlar ile bu bilgiler uygulamada kullanılmalıdır.  Laboratuvara yüksek lisans veya doktora öğrencisi seçerken GPA (GNO) da bir etken, en azından bölümün belirlediği programa katılma kurallarına uygun olması gerekiyor, en az 2-3 yerde değişik tecrübeleri olan öğrenciler ilgimi çekiyor. Ancak bunların da ötesinde gözlerinde bilim ve laboratuvar için bir heves ve pırıltı okumak benim için önemli. Hasbel kader CV’de bir satır olsun ve hocadan referans alırım hesabıyla bize gelen, heyecansız ruhsuz, ölü taklidi yapan arkadaşları kesinlikle tercih etmiyorum.  


**Bir öğrenci yüksek lisansa başlarken araştırmaya başlayacağı noktayı, deney kurmayı bilerek mi gelmeli? (Ne kadar yol gösteriyorsunuz, projenin detayları ne kadar öğrenciye bırakılıyor?)

Yüksek lisansa gelirken öğrencinin kendi deneyini kurma beceresi olması beklenmiyor.  Proje yürütme cesareti her aday için farklı oluyor. Bazı öğrencilerle daha uzun konuşmalarımız oluyor ve deneyleri tasarlıyoruz. Bazıları ise kendi yelkenlerini daha an baştan açabiliyorlar, düşe kalka ilerliyorlar. Ben buna izin veriyorum, çünkü sokma akıldan akıl olmayacağını ve asi ruhlu gençlerin dediklerime direnç göstereceğini biliyorum. Bu yüzden ilk 6 ayı uyum sağlama süreci olarak görüyorum, daha sonra her şey yoluna giriyor. Uyum sağlanamadığı taktirde o arkadaşa başka gruplara geçme imkanı veriyorum.


**Projeleri siz kendiniz mi yazıyorsunuz yoksa laba aldığınız/alacağınız öğrenciyle beraber mi?

Şimdiye kadar başarıyla tamamladığımız EMBO, TÜBİTAK 3501, 1001, 1003, BAP türünden pek çok projeyi kendim yazdım. AKİL laboratuvarının kurucusu olarak çalışmalara yön vermek, sarf, hizmet, burs paralarını bulmak benim asli görevlerim arasında.  Ancak son 2 yıl içerisinde BAP projelerinin ve bir adet TÜBİTAK 1001 projesini doktora öğrencilerimler beraber hazırladık.  Raporların yazımında deneyleri yapan yüksek lisans veya doktora öğrencilerim en büyük katkıyı koyuyorlar.  Öğrencilerin asli görevi deneysel sonuçlara ulaşmak, onları yorumlamak ve tezlerine yönelik yol almaktır.  Bunları yaparken de proje ara raporları ve sonuç raporları datalarını üretmiş oluyorlar.

Odaklandığımız araştırma konularında öğrencilerimden gelecek parlak fikirlere her zaman açığım. Doktora öğrencilerim tez konularını ve hipotezlerini her zaman kendileri kuruyor. Laboratuvardan mezun olan yüksek lisans (toplam 14) ve doktora (3) öğrencilerim gittikleri yerlerde en başarılı ve bağımsız araştırmacılar oluyorlar. Şu anda doktorasına devam eden öğrencilerimden bazıları Rockefellar Üniversitesi, Michigan Üniversitesi, Hollanda Kanser Enstitüsü, Viyana Biyoteknoloji Merkezi, Zurich Üniversitesi vb. gibi yerlerde kendilerini ispat etmiş bulunuyorlar. Tüm öğrencilerimle gurur duyuyorum. 


**Adaylar neden özel okul değil de Boğaziçi’ni seçmeli?

Türkiye’nin tüm vatandaşlarına sağlamış olduğu en güzel imkanlardan birisi parasız üniversite olanağı sayesinde yeterli puan alan adaylar Boğaziçi’ne gelebiliyor. Bu bulunulmaz bir fırsattır. Boğaziçi’nde öncelik bilimin kendisidir ve öğrencilerimiz bu bilimsel ortamın olmazsa olmaz bir parçasıdır. Bilimi gözleri pırıl pırıl hevesle yanan öğrencilerimiz olmadan yapamayız. Öğrencilerimizin sivri zeka soruları, bazen bizi köşeye sıkıştırma girişimleri olmadan bizler de kendi kariyerimizde ilerleme kayıt edemeyiz. “Boğaziçi’nde öğrenciler, kediler ve köpekler hocalardan önce gelir”, bunu birisinden duymuştum ve çok hoşuma gitti. En seçkin öğrenciler, en seçkin hocalardan oluşan bu eşsiz ortama hepinizi davet ediyorum.


**Adaylara söylemek istediğiniz neler var?

Tüm adaylara sakin bir ortamda düşünüp, kendilerini 10 yıl veya 20 yıl sonra ne yaparken bulmak istediklerini düşünmelerini tavsiye ediyorum. En çok yapmak istedikleri meslekleri yapanlarla en az 1 gün geçirmelerini tavsiye ediyorum. Mesela, hekim olmak isteyenler gitsinler sağlık ocağında 1 gün geçirsinler, mimar olmak isteyenler bir mimarlık ofisinde bulunsun, gibi.

Sadece parasal getiri imkanlarını düşünerek karar vermesinler, hayal kurabilecekleri, monoton olmayan işler yapabilecekleri meslekleri tercih etsinler. Gerekirse anne-babalarını veya rehber öğretmenlerini dinlemesinler. Yüksek lisans öğrencilerimden birisi daha önce Boğaziçi Elektrik-Elektronik’ten mezun olmuş ve Netaş’ta iyi bir maaşla çalışan birisiydi. Bu alanın kendisini tatmin etmediğine karar vermiş ve bizim laba katılmıştı. Alttan 1 sene ders alarak ve tüm çömezlik süreçlerini aşarak moleküler biyolog araştırmacı oldu, yakında Amerika’da doktorasını verecek. Onu iten güç ise yaşlılığa çözüm bulmak idi. Bu konunun anahtarı ise ancak hücreyi anlamaktan geçiyordu.

Diğer tavsiyem, girecekleri hangi bölüm olursa olsun, kısa yoldan not peşinde olanları arasına girmesinler. Derslere, verilen ödevlere ve bunların ötesine geçerek, gidilebilecek en son derin noktaya kadar ilerleyerek konuları incelesinler. Yani okumak, araştırmak, fikir yürütmek bir zevk olsun- angarya değil. “Mış”- gibi yaparak değil, gerçekten bilimsel konulara dalsınlar, korkmadan ve sakınmadan.


Sorularıma cevap verdiği için ve bana labında çalışma imkanı verdiği için sevgili hocam Prof. Dr. Nesrin Özören’e çok teşekkür ediyorum 🙂

Nesrin Hoca’mın yaptığı aşı buluşunun haberi için buraya,

Nesrin Hoca’mın labı AKİL için buraya,

Nesrin Hoca’mın labında yaptığım benim kendi projemi okumak için buraya tıklayabilirsiniz!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir