Neden Bölümü Bırakmaya Karar Verdim?

Bir yıl boyunca posterine bakarak uyuduğum, tek tercihle kazandığım Boğaziçi Üniversitesi Moleküler Biyoloji ve Genetik bölümünü okuldaki ilk yılımdan sonra bırakmaya karar vermiştim. Bu kadar istekliyken beni bölümden soğutan ne oldu?

Öncelikle şunu belirteyim, şu an fikirlerim değişti ve bölümüme çok büyük bir aşkla bağlıyım, sadece birkaç yıl önce yaşadığım şeyleri anlatmak istedim. 

Üniversiteye ilk girdiğimde tanıştığım herkes bölümümü duyunca “çok iyi cesaret etmişsin, peki sonrası için planların ne?” diyordu. İlk başlarda zaten bu soruları göze alarak gelmiştim ama bu kadar çok duyunca aklımda bir “acaba” sorusu doğdu. Gerçekten mezun olunca ne yapacaktım? Yüksek lisans ve doktora yapıp akademisyen olabilirdim ya da tüp bebek merkezi, ilaç firmaları gibi daha şirket bazlı yerlerde işe girecektim. Akademisyen olabilmek için doktora yaptıktan sonra bir yerde kadro açılması için beklemem gerekiyor. Akademisyen olunca da “ömür boyu ders çalışabilecek miyim” diye düşünmeye başladım – ki ben ders çalışmayı seven bir insanım. Hadi doktorayı bitirdik, ya istediğimiz bir okul ya da şehirde kadro bulamazsak? Tabi ki iyi bir yerde hocalık yapmak istiyorum, açıkçası o kadar emeğime değmeli diye düşünüyorum.

İstediğimiz yerde kadro bulduk diyelim, benim bilim hakkındaki düşüncem şu: “eğer gerçekten işe yarayacak bir şey bulamazsan, boşuna ömrünü tüketmişsin demektir”. Doğru veya yanlış olaya bakış açım (hala) bu yönde. Düşünsenize, o kadar doktora yaptın yıllarını verdin, daha sonra lab açtınız birsürü öğrenciniz oldu ama hiç kayda değer bir veri yok elinizde. Ve zaten bilim dünyası da bu şekilde, gerçekten önemli şeyler her gün herkes tarafından bulunmuyor. Ben de hayatımı ulaşamayacağım bir şey uğrunda geçirmek isteyip istemediğimi sorguladım.



Hadi mükemmel bir buluş yaptığımızı varsayalım, ona ulaşmak için haftanın her günü sabah 6 da laba gelip gece 12 de çıktık belki de. Bazen labda uyumamız gerekti çünkü 2 saatte bir deneyi kontrol etmemiz gerekiyordu. Ama bir mühendis diyelim, 9-5 çalışırken hafta sonu istediği saatte uyanır, istediği yere gidip gezebilir. Uykumdan, kendime ayıracağım zamandan fedakarlık yapmak istemedim. Sınavdan alacağım 10 düşük puan ortalamamı değiştirir de istediğim okula yüksek lisansa kabul alamam diye saatlerce ağlaya ağlaya ders çalıştım, bu kadar ders stresi fazla geldi.

Bu ders stresinin üstesinden gelmek için eğlenceli psikoloji, italyanca, ingilizce gibi dersler aldım. Bu derslere severek gitmem okulla bağımı baya artırdı diye düşünüyorum.


Bu işin bir de herkesin göz ardı ettiği maddi kısmı var. Yüksek lisans öğrencileri KYK ya da Tübitaktan burs alabiliyor ve doktora öğrencileri de yaklaşık 2000 lira maaş alıyor. Siz o kadar makale okurken, geceleri tez yazarken gözleriniz kanasın ama gidin 2000 lira maaş alın. Atanabilirseniz eğer 4500 lira almaya başlayabilirsiniz. Ama insanlar o parayı mezun olduğu an girdiği şirketten ilk aylarında alıyorlar. Kim o kadar yıllık emeğinin karşılığını bu kadar geç almak ister ki?

Bölümde üstten dersler aldığım için ilk yıldan çok fazla bilgi edinme fırsatım oldu ve bir yılın sonunda bu kadar şeyi kaldıramayacağımı düşünüp tekrar sınava girdim. Elimde olmayan şeyler yüzünden bölümde kalmak zorunda kaldım ama bölümde ilerleyip ders aldıkça konularımı çok sevdiğim için bölümüme daha sıkı sarılmaya başladım. İlk yıllarda tüm okulla ortak aldığımız fizik, matematik dersleri bitince bayağı rahatladım ve bir dönemde sadece bölüm dersi alınca anladım aslında Moleküler Biyoloji ve Genetik okuduğumu.

Böyle şeyler beni bölümden gerçekten soğutmuştu ve başkalarının da aynı duyguları paylaştığından eminim. Bunları göze alabilirseniz ya da önemsemezseniz gerçekten dünyanın en güzel bölümlerinden birinde okumanın tadını çıkarın 🙂 Şu an fikirlerim değişti ve bölümüme çok büyük bir aşkla bağlıyım, sadece birkaç yıl önce yaşadığım şeyleri anlatmak istedim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir