Magdeburg Deneyleri Final Chapter

Berlin Schönefeld Havalimanı’ndan herkese selamlar efendim! Sonunda 11 haftalık stajımın sonuna gelmiş bulunuyoruz. Şu an havalimanında kontuarın açılmasını bekliyorum, ve tahminimce 1 saatten fazla süre var. Bu sürede ne yapıyoruz, tabi ki son staj blog yazımızı yazıyoruz *yeeeey* Bu haftadan önce yazmam gereken yazıyı yazmadım çünkü açıkçası hiç içimden gelmedi. Zaten son hafta da fazla bir şey yapmam, yazı kısa olur diye iki haftayı birleştirip yazayım dedim. Müsadenizle başlıyorum.

Ben normalde 26 Ağustos’ta dönecektim, hatta paşalar gibi THY’den biletimi bile almıştım ama yıllar önce yaşadığım bir sağlık sorunu şu an tekrarlıyor ve ben bu yüzden geceleri uyuyamıyorum (gerçekten, 2’den 5’e kadar falan sürekli uyanık oluyorum) ve gün içinde de çok ağrım olduğu için ne yaptıklarıma konsantre olabiliyorum ne de keyif alabiliyorum. Bu hafta stajım bittikten sonra İspanya ve Portekiz’e gidecektim (ühü ühü) ama malesef eve gidip annemin sırtıma masaj yapması şu an çok daha çekici geliyor ne yalan söyliyim. Zaten ağzımı bozmak istemiyorum ama euro çıkmış Allahuekber dağlarına, gezimde çok daha fazla masraf yapacağımı düşünüp iptal ettim. Çok üzgünüm ama olsun, daha çabuk kısır yiyebileceğim (züğürt tesellisi).

Biyoloji değil gastronomi stajı

Bu son iki haftada yemek işlerin bayağı ilerlettim bence. Deneye deneye ideal pirinç-su ölçüsünü buldum ve bir pilav yapmışım misler gibi ooh.. Sorun şu ki burdaki pirinçler şişmiyor, o yüzden ne kadar su koyacağınızı kestiremiyorsunuz. Neyse 3. denememde çözdüm, mutluyum. Bir de üstüne patates oturtma yaptım mı, allahım yeminle şu uyduruk havalimanında ağzım sulandı. Marifetlerim biter mi sandınız, çaktım bir de üstüne browniyi, bakın ne mixer var ne un, nasıl yaptım valla ben de bilmiyorum (hazır kek karışımı kullandı öhö öhö).

Sabahın köründe çalış köle

Normalde labda çalışan kişiler (doktora öğrencileri ve profesörler) projelerin durumlarını konuşmak için 2 gün bir otele gidip hem konferans salonunu kullanacaklardı hem de biraz tatil yapacaklardı. Sağolsunlar beni de çağırdılar ve konaklayacakları yer manastır gibi bir yer olduğu için çok heyecanlandım çünkü çok değişik bir tecrübe olabilirdi, dedim gelirim. Ama son anda fark ettik ki benim bugüne kadar yapmayı beceremediğim bir deneyi yapmak için son 1 şansım kalmış. Nöronlara bir protein vermemiz gerekiyor ve bu işlem sadece nöronlar belli bir günlükken yapılıyor. Ve tabi ki o gün geziye gidilecek olan gündü…

Çok üzülerek ve ayıp olacağını düşünerek başımızdaki profesörlerden birine yazdım. Dedim böyle böyle benim çalışmam lazım kusura bakmayın, ben de gelmek isterdim ama burdaki işim çalışmak. Hoca geri döndü, “çok üzüldüm Cemrecim ama mutlaka çalışırken yanında biri olmalı” diye. Ve bu maili benden sorumlu olan kişiye de göndermiş. Sorun şu ki sorumlu olan kişi de geziye gidecek. Ee napsak derken karar verildi, ben sabahın 6:30’unda laba gelip deneye başladım, benden sorumlu olan kişi de geldi ve geziye gidilecek saat olan 9’dan önce de her şeyi bitirdim ve tıpış tıpış geziye gittim.

Otelimiz

Bu kadar bilgi için henüz çok gencim

Gittiğimiz yer Harz/Blankenburg diye minik bir Alman köyüydü ve otelimiz de manastırın ve gölün hemen yanında bayağı şirin bir yerdi. Zaten odaya bir girdim, aman tanrım, çatısı çatı katındaymış gibi eğimli, her yer ahşap inanılmaz güzel bir oda. Yerleştikten sonra hemen Xiao ile oteli keşfe çıktık. Bu arada biraz gelme amacımızdan bahsedeyim, 12 gibi odaya yerleştik, daha sonra 2’ye kadar bir projenin durumu sunuldu. Sonra öğle yemeği ve ondan sonra 2 proje daha tartışıldı. Akşam yemeğinden sonra ise biraz daha relax, daha az resmi bir toplantı yapılmış ama ben sabahın köründe kalkıp deney yaptığım için enerjim çoktan bitmişti ve odama geçmiştim. Bir de erken kalkmasam bile, daha gencim ve o kadar farklı proje, farklı deneyler, farklı bilgileri bünyem kaldıramadı ve bayılmak üzereydim artık.

Otelimiz

Arada bir de manastır gezdik lütfen, onu unutmayalım, enerjimin bitmemesine şaşmamalı bence. Manastır dediysek iki odalı bir bina değil, içinde bir de müzik aletleri müzesi varmış ki bayağı ilginç bir yerdi, kilise orgundan tutun flüte kadar bayağı değişik şeyler anlattılar. Manastır kısmında da keşişlerin kaldığı odalar, eğitim aldıkları, gezdikleri, yemek yedikleri yerleri gördük ve bu kısım ne kadar eğlenceliydi, yorum kısmını size bırakıyorum 😀

Ertesi sabah kalktık, piknik masalarında göl kenarında aşırı güzel tatlı bir kahvaltı yaptık ve hoop dağlarda hiking yapmaya. Hiking Almanların favori vakit geçirme aktivitelerinden biriymiş, ben bilmiyordum. Ama o günden sonra fazlasıyla öğrenmiş oldum, o nasıl bir kondüsyondur, siz deyin 60 ben diyim 70 yaşındaki koca koca profesörler haldır huldur dağ tepe geziyor, ben orda “ay öldüm çantamı taşıyın, su var mı su” diye bayılıyorum. Valla açıkçası biraz utandım bundan ama alışkın değilim napiyim. Tam 2 saat boyunda dağda oksijen depoladıktan sonra tam tersi yöne başladığımız yere yürüdük bu sefer, neyse ki dağda değil de tarlaların ortasında bir tane patika yapmışlar, ordan. Ve eve geldiğimde gördüm ki, bu patika direk güneş altında olduğu için şortumla amele yanığı olmuşum, TEŞEKKÜRLER PATİKA.

Gitmesek de uzaktaki köyümüz Kreuzberg

Artık şehirde son haftam olduğu için en sevdiğim mekan olan bira bahçesine çok sık gitmeye karar verdim, hatta 2 gün üst üste gidip “buraya gelirken uçakta okurum” diyip elime almadığım kitabı yarıladım orada. Hafta sonu ise napsam napsam derken dedim ki “kız Cemre son hafta sonun hatta son pazarın, kalk git Berlin’e, kitabını Dom’un önündeki çimlere yayıla yayıla oku”. Bastım 10 euroyu (çünkü kendisi artık çok para ediyor) atladım Berlin’e geldim. Hiçbir planım yoktu, tek istediğim akşamüstü çimlerde kitap okumaktı. Saldım kendimi, canım nereye isterse oraya gittim. Sürekli eve gitmek istiyorum diye ağlıyodum ya, heh kalktım Kreuzberg’e gittim.

Orası gerçekten dedikleri kadar “Türkiye” imiş. Çiğ köfteci mi ararsın, yeminli tercüman mı, berber mi, sigortacı mı; hepsi Türk ve tabelalar Türkçe. Bana oradayken baya samimi geldi bu ama sonra düşündüm mesala, belki sert bir örnek olabilir bilmiyorum, ama İstanbul’da Arapça tabela görmek istemediğimi, görünce ne kadar sinir olduğumu hatırladım. Ee, Berlin’de niye mutlu oldum o zaman? Kendim olunca oh mis, benim ülkeme yapılınca vovovov. Oldu canım. Bu Kreuzberg’i beğenme düşüncemden de utandım biraz sonra.

Ben gelmeye karar verip otobüse binene kadar öğlen olmuştu. Berlin zaten büyük yer, Kreuzberg’den sonra direk Berliner Dom’un önüne gidip gölge bir yer bulup çimlere yayıldım. İki saat mi okudum kitap, belki daha fazladır, o kitap bitti ama hayatımın en huzurlu, en kendimi dinlediğim, en çok kararlar aldığım saatlerindendi orda geçen saatler. Sonra kalktım ve Humboldt Üniversitesi’nin önündeki kitap pazarına gittim. Aslında çok güzel bir Prag rehberi buldum, hem Prag’a da stajdayken gitmiştim- tatlı bir anı olurdu -ama o 3 euroyu anlamayacağım bir Almanca kitaba vermek istemedim, veremedim, elim gitmedi yani.

Artık gün bitti, otobüsüme doğru giderken güzel bir yol buldum, ordan geçeyim dedim veee evrenin minik sürprizi çok güzel saksafon çalan bir çocuğa denk geldim. Ve adını bayadır hatırlayamadığım ve çok sevdiğim bir şarkıyı çalıyordu. Dinledim, dinledim, para veremedim (sorry bro euromu harcayamazdım) ama instagramını yazdığı için onu takip edip story’mde paylaştım. Anca bu kadar destek olabilirim, sorry. (kısa bir not: çocuk 3 gün sonra beni geri takip etti :D)

Müzisyen arkadaşımız

Son haftama geldiğimde ise gerçekten nasıl geçtiğini inanın anlayamadım. Hatırladıklarım, bir Xiao ile döner yemeye gittik, Ayşe ve Xiao ile enstitünün önünde şarap-pizza partisi yaptık, daha sonra Rodrigo ile beraber bira içmeye gittik – ve şu an havalimanında bu satırları yazıyorum.

Bırakın evime gideyim – ama vizem yok?

Yeni biletim Schönefeld Havalimanı’ndan olduğu için (yani Sabiha Gökçen gibi bir yerde) Magdeburg’dan olabildiğince erken çıktım ve uçuşumdan 4 saat önce havalimanına geldim. Ama bir terslik var, hiçbir kontuar açık değil, güvenlikten geçen kimse yok, duty free desen kepenk indirmiş. Zannedersin bana özel havalimanı işletiyor adamlar. O arada uçuşu beklerken bu yazıyı yazayım dedim, sonra kontuar açıldı bagajımı teslim ettim, uçağın kapısına giderken resmen havalimanından dışarı çıkmam gerekti, ne biçim bi havalimanısın sen Schönefeld.

Dedik ve tabi ki tuhaflıklar bitmedi. Pasaport kontrolü için sıraya girdim, bekledim bekledim zaten tüm gün 26 kilo bagajımı taşırken belim ve kollarım kopmuş sonunda verdim pasaportu “damgalayınca gideyim uçakta uyuyim biraz” diye söyleniyorum. Polis bana baktı, pasaportun sayfalarına baktı, yanındakiyle konuştu, sonra bana döndü ve dedi ki “İngiltere’ye gitmek için İngilitere vizen olmalı, bunu biliyosun dimi?” Dedim ne İngiltere’si, bırakın evime gidicem ben; adam diyo ki evin Londra değil mi. Hayır ya ne alaka biletim İstanbul bak diyorum, bana dediği şey şu “kapın açılmadan pasaport kontrolünden geçemezsin, sonra gel”. O sırada daha benim uçağıma yolcu alımı başlamamıştı. Yıllardır birsürü yerden uçtum, hayatımda ilk defa böyle bir şeyle karşılaştım, teşekkürler Almanya. Şimdi polisin karşısında bağdaş kurmuş kucağımda bilgisayar bu yazıyı yazıyorum.

(Ben yazana kadar uçak saati yaklaştı ve Almancı teyzeler kapının önüne gelmeye başladı. Hatta biri bana torunlarına götürdüğü tofife çikolatadan verdi :D)

Bir stajın sonuna geldik

Evet, bence bu yazıda asıl önemli olan stajımın bitmiş olması. Bu staj bana ne kattı, hep öğrenmek istediğim teknikler vardı onları denedim, çok güzel datalar elde edemesem de denedim en azından. Yepyeni insanlarla tanıştım, çok çok güzel insanlar tanıdım. “Yurtdışı ne kadar farklı olabilir ki” derken, şimdi söze dökemesem de gerçekten farklı bir bilim anlayışı olduğunu gördüm. Gördüğüm en bariz fark, insanlar size bilimi öğretmek, sizi eğitmek istiyor ama Türkiye’de eğer bu işi biliyorsan bir yerlere geliyorsun – bence. “Ben bunu programa alayım, öğretirim” diye bir düşünce ben görmedim açıkçası bizim ülkede.

Yeni şehirler, ülkeler gördüm, kendi kendime ev idare etmeyi ve yemek yapmayı öğrendim. Bence insan 2 ayda kendine ne kadar şey katabilirse, o kadar kattım diye düşünüyorum. Dilim ilerledi mi, bence ilerlemiştir, arada Ayşe’yle Türkçe diğerleriyle İngilizce konuşurken beynim yanmadı değil ama bayağı konuşmaya çalıştım İngilizce.

Umarım bu insanlarla iletişimim hep devam eder, teşekkür ederim Ayşe, Xiao ve Rodrigo. En güzel datalar, istatistikler sizinle olsun <3 

Bir staj, master, ya da doktorada tekrar görüşmek üzere, auf wiedersehen Deutschland!

1 Yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir