Magdeburg Deneyleri Chapter 7

Çok hızlı geçen bir haftanın ardından tekrar herkese merhaba! Bu hafta lab bölümünde yeni yeni yöntemler, cihazlar ve gezelim görelim köşemizde Almanya’mızın güzide başkenti Berlin var.

Artık fizik görmeyeceğim için mutluydum, ta ki mikroskopa kadar

Geçen hafta bana konfokal mikroskop eğitimi verecek sistemin arızalı olduğundan bahsetmiştim, o sorun nihayet çözüldü ve ben çarşamba günü ilk konfokal eğitimimi aldımm! İlk günkü eğitimden sonra perşembe sabah bir de pratik yapmak için tekrar eğitim aldım. Şimdi öğrenmek için çok hevesli olduğum bu yöntemi ve tecrübelerimi anlatıyorum.

Nöronlara florasan boyalar bağlanmış proteinleri veriyoruz (daha önce bahsettiğim nöronları boyama işlemi) ve daha sonra her farklı boya için bu nöronlara farklı dalga boylarında ışıklar veriyoruz. Böylece her bir boyanın boyadığı yeri farklı renkte görebiliyoruz. Mesala çekirdeği lacivert görürken, bütün nöronu mavi görüyoruz. Ya da nörona verdiğimiz herhangi bir proteini yeşil boyayla bağlayarak o proteinin hücredeki yerini yeşil noktalar halinde görebiliyoruz. Lacivert ve yeşili görmek için aynı anda iki ışık verirsek, hem çekirdek hem proteini görürüz böylece o protein çekirdekte mi yoksa değil mi anlayabiliriz.
Neuroscience ile ilgili bütün makalelerde nöron fotoğrafları ve proteinin hücrede nerede bulunduğu konfokal mikroskobu ile gösteriliyor. Ben de daha önceden boyadığım nöronlara bu şekilde baktım ve ilk boyamam olduğu için çok mükemmel değiller tabi ki. Ama yine de boyanmışlar, onları öyle renkli renkli ekranda görünce peki bi mutlu oldum “yaa bunlar benim minnoş nöronlarım mı” diye 🙂

Bilgisayar ve yazılım işleri pek benim bilgim ve ilgim olan konular değil ve bu mikroskop tamamen bir yazılım ile çalışıyor. Işık veren lazerleri yazılımdan açıyorsunuz, fotoğrafı nasıl çekeceğinizi yazılımdan ayarlıyorsunuz ve hayatımda ilk defa karşılaştığım bir sistem ve cihazı anlamakta ilk önce bayağı bir zorluk çektim. Bana öğreten kişi lazer ve mikroskopların optik sistemini anlatarak başladı ve gerçekten hiç bilgim olmayan konuları öğrenmek için beynimi çok yordum sanırım, 2 saat sonra gözlerimin arkasından beynime bıçaklar giriyordu sanki, başıma o kadar ağrı girdi yani. Ve ben daha işin bilimsel kısmını öğrenmedim, bir de bu görüntüleri yorumlamayı öğrenmek için eğitim alacağım. Fizikten sonra düşene bir de biyoloji vuruyor anlayacağınız.
Şimdi biraz iç açıcı şeylere geçmek istiyorum, yeter bu kadar bilim. Sonunda cumartesi günü 2 aydır 1 saat mesafede olduğum Berlin’e ayak basabildim! Aslında geçen hafta pazar gidecektim ama cumartesi labda o kadar yoruldum ki bırakın Berlin’i, kapının önüne çıkacak halim yoktu. Bu hafta cumadan biletimi aldım ve cumartesi koşa koşa Berlin’e gittim.

Ulaşım konusu için çok sıkıntı diyorlardı, S Bahn-U Bahn köstebek gibi olacaksın, nereye gittiğin karışacak diyorlardı ama hiç de öyle olmadı. İstediğim her yere Google Maps’in yönlendirmeleri ile U Bahn ve otobüs kullanarak gidebildim. İlk metro kullanacağımda 7 euroya günlük bilet aldım, çünkü gideceğim yerler uzaktı ve birçok kez araç kullanacaktım. Normalde ben gezdiğim yerlerde hep yürürüm ama bu sefer doğru bir karar verdim, yarım saatimin metroda geçtiği yerler oldu. Yalnız bir noktaya dikkat çekmek istiyorum, o kadar para verip bilet aldım, kimse de kontrol etmedi, aldığıma mı acısam, içim rahattı mı desem bilmiyorum bkz. önceki yazıdaki İlayda’yla tren yolculuğumuz.
İlk olarak Brandenburg Kapısı ve Reichstag tarafına gittim. Yol üstünde kartpostal almak için bir yere uğradım ve burada normal kartpostalların dışında içinde taşlar olan kartlar vardı. Bu taşlar Berlin Duvarı’ndan kopan parçalar gibi sunuluyor ama tabi ki öyle değildir bence, ama yine de öyle olduğuna inanmak, normal kartlardan farklı bir anı olarak düşünmek güzel bir şey. Benim Almanya tarihine karşı çok bir bilgim yok, keşke araştırıp gitseydim diye düşünüyorum. Çünkü her yerde 2. Dünya Savaşı ve Berlin Duvarı’na göndermeler var ve benim için çok bir şey ifade etmedi. Mesala Yahudi Anıtları’na gittim, ama çok bir şey anlamadım. Tabi ki orada saklambaç oynayanlar gibi de takılmadım ama biraz daha araştırıp tekrar gitmeyi düşünüyorum, nasılsa yakın bir yer.

Orada Checkpoint Charlie’ye gittim. En azından buranın ne olduğunu biliyorum, burası Doğu ile Batı Almanya’yı ayıran, bir tarafında Amerikan bir tarafında Rus askerlerin bulunduğu bir geçiş noktası. Yani bir nevi gümrük kapısı. Burada hatıra fotoğrafı çektirebiliyorsunuz ve bunun için 3 euro vermeniz gerekiyor. Ve burası tema olarak benim çok sevdiğim bir yer olduğu için, enayi turist gibi gidip bu parayı verdim, tebrikleer. Sıradayken askerlerden biri nereden geldiğimi sordu, “Turkey” dediğimde de “merhaba, nasılsın, iyi misin, fotoğraf kişi başı 3 euro” dedi 😀 Sanırım Berlin’de Türklerin çok olmasıyla ilgili bir durum bu.

Sonrasında East Side Gallery’ye gidip açık hava müzesi gibi olan bu duvar ve oradaki çizimleri gördüm. Hani klasik Dmitri Vrubel’in öpüşen iki erkek resmi de burada. Tam burada kime fotoğraf çektirsem derken Türklerden oluşan bir grup geldi, interrail falan yapıyor olabilirler, onlar benim fotoğrafımı çekti, ben onlarınkini.  Oradan sonra dedim ki şu çok meşhur, Türkiye’dekilerin bile öve öve bitiremediği “Mustafa’s Gemüse Kebap”a gidip döner yiyeyim. Zaten acıkmışım, yarım saat metroyla gittim, bir de üstüne tam tamına 1 saat ayakta sıra bekledim. Çünkü yerleri tam olarak küçük bir büfe boyutunda ve kaldırımın ortasında, oturacak bir yer yok.

Hedefe doğru adım adım yaklaştıkça dükkandan gelen döner kokularının yanında Karadeniz türküleri de duyulmaya başladı. Bir anda sahibi Mustafa Abi (fotoğraftan tanıdım) çalan Koçari’ye başıyla tempo tutmaya başladı, ben de tam o sırada ona bakıyordum ve o da bana baktı birden. Benim gülümsediğimi görünce daha çok yapmaya başladı, ben de daha çok güldüm, tatlı bir an oldu. Döneri aldıktan sonra da “şuradan bi karpuz ver” diyip mola veren Mustafa Abi’nin yanına gittim ve sohbet ettik. Akşam dönmeseydin sana burayı gezdirirdim dedi, tatlı adam.

Daha sonra Katedral tarafına gidip çimlere yayıldım, keyif yaptım, dinlendim ve en son da Hard Rock Cafe’ye gidip erkek arkadaşımın baget koleksiyonu için ona Berlin bageti aldım ve evimin yolunu tuttum. Cemre yorgun ama Cemre eve gitmek istemiyordu, Berlin güzeldi…

Hafta içine yetiştirebilirsem eğer, uzun zamandır yazmak istediğim bir yazıyı tamamlayıp paylaşmak istiyorum artık. Umarım istediğiniz gibi olur <3 Haftaya görüşmek üzere, adios bitchez.

1 Yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir