Magdeburg Deneyleri Chapter 5-6

Magdeburg’daki ikinci ayımdan herkese selamlar! Geçen pazar yazı gelemedi çünkü yıllardır oda arkadaşım olan ve şu an Darmstadt’ta Erasmus yapan sevgili kankim İlayda’nın yanına gitim, ayıptır söylemesi gezmekle meşguldüm. Ama gezi kısmından önce biraz labdan bahsedeyim istiyorum.

Bilimsel konular

Lab baya güzel gidiyor, hem bildiğim yöntemleri kendim tek başıma yapmaya başladım, hem de daha önce öğrenme fırsatım olmayan teknikleri “nolur bana bunu gösterin nolooor” diye diye öğrendim. Zavallı Xiao kendi deneylerini bırakıp bana öğrenmek istediğim şeyleri gösterdi resmen, Xiao bunu okuyorsan teşekkür ederim, seni seviyorum 😀 (Use Google Translate, bro)

Daha önce nöronlara yeni proteinler sentezletmeyi ve nöronları boyamayı öğrenmiştim, bu hafta bu nöronları gözlemlemek ve analiz yapmak için konfokal mikroskop eğitimi alacağım. Xiao ile de bir DNA’yı (plasmid) nasıl klonlayacağımı öğrendim. Bu çok öğrenmek istediğim bir şeydi, yavaş yavaş kendimi deneysel anlamda yetkin hissetmeye başlıyorum eksiklerim kapanınca. Konfokali de şimdi öğrenmem baya iyi olacak bence, bizim okuldaki yüksek lisanslar bunun eğitimini şimdi alıyorlar, ben daha lisansta öğrenmiş olacağım.

Bana mikroskop eğitimi verecek sistem sorunlu olduğu için bu kadar geç başlayabildim bu eğitime aslında, yoksa 1 buçuk aydır birsürü pratik yapabilirdim. Zaten beni eğitecek kişi ne kadar süren var dediğinde “4” dedim ve kendisi direk “4 ay mı, mükemmel, çok vaktin var” dedi, 4 haftam kaldığını duyunca “haftada 10 saat pratik yapmalısın” cümlesini kurdu ve ben sonrasını hatırlamıyorum……. Neyse bakalım zaten birçok şey öğrendim, artık sadece buna odaklanabilirim.

Bu arada master araştırmalarına başladım. Burada deney yöntemlerini öğrendikçe, nelerde eksik olduğumu, neleri öğrenmem gerektiğini görüp onları bana sağlayabilecek bir yer arıyorum. Mesala Xiao bana gittikleri bir konferansta neredeyse bütün verilerin elektrofizyoloji metodları ile elde edildiğini söyleyince bana o eğitimi verebilecek bir master bakmaya başladım. Ayşe de “molecular life sciences” diye bir alanda master yapmış ve bana neuroscience alanında yapmadığı için bazen kendini eksik hissettiğinden bahsediyordu. Böyle olunca biyoloji/moleküler biyoloji yerine direk neuroscience masterı yapmaya karar verdim. Zaten istediğim alan da buydu ve stajım da bu yönde.

Gezelim görelim köşemizde bu hafta

Labdakiler 5 günlüğüne Berlin’e sempozyuma gidince ben de tatil yapma amaçlı bir yerlere gideyim dedim ama baz aksilikler sonucu her şeyimi iptal etmek zorunda kaldı. Resmen maddi manevi çöküntü yaşadım, İlayda olmasaydı gerçekten tüm tatili yatakta ağlayarak geçirirdim sanırım. Neyse uzun bir yolculuk sonrası Frankfurt’a geldim, burada İlayda güya beni karşılayacaktı. Güya diyorum çünkü treni rötar yaptığı için onu karşılayan kişi ben oldum 🙂

Uzun bir sarılma seramonisinden sonra şu dünyada ikimizin de en sevdiği yegane şey olan çiğ köfte yemeye gittik. Sevgili çiğköfteci, neden çiğköfteye ketçap koydunuz, hevesimiz ve lokmamız kursağımızda kaldı 🙁 Daha sonra Frankfurt’u gezmeye başladık. Bu arada benim annemin diktiği bir yöresel Alman elbisem var, Frankfurt’ta fotoğraf çekilmek için onu da yanıma almıştım. Giyindim, poz vermeye çalışıyorum ama insanların tüm bakışları üzerimde, hele Japon turistler bana bakıp bakıp gülüyor, artık nasıl değişik geldiyse. Ama olsun, yıllar önce bu fotoğrafı çekmeyi hayal etmiştim olmamıştı, bugüne kısmetmiş diyelim (:

Bu arada İlayda’ya 6 aydır kaçırdığı dedikoduları aktarmak üzere bir dondurmacıya oturduk ve kaç saat kaldık, neler anlattım bilmiyorum ama hiç susmadım. Ne zaman bitti desem sürekli “aa bak bu da böyle böyle oldu” diye yeni bir şey çıktı anlatacak. Ve gerçekten de olabilecek en tuhaf olaylar oldu İlayda’nın yokluğunda. Daha sonra Darmstadt’a doğru yola çıktık.

Belki gökten banknot yağar dedim ama olmadı

Yemek yemek için Hobbit diye bir bara geldik ve buradaki her şey Hobbit ve Yüzüklerin Efendisi’ndeki karakterlere göre adlandırılmış, baya değişik bir yerdi, menüsünü aşağı koyarım. Eve geçerken aklımıza yatacak bir yatağım olmadığı geldi ve birinden yedek (?) yatak bulduk. Şimdi eğlenceli kısım geliyor; düşünsenize, iki kız anayolun ortasında yatak taşıyor. Evet bu yaşandı.

Alt tarafı 10 euro vermemek için çektiğimiz çile

Ertesi gün Darmstadt’ta durmak yerine bir yerlere gidelim dedik, Heidelberg ya da Marburg’a karar verdik ama Heidelberg için aktarma yapmamız gerekiyordu, bu yüzden Marburg son kararımız oldu. Ama o kadar çok karar değiştirdik ki, gece “nereye gidiyoduk biz ya” diye düşündüğümde vallahi bir cevap veremedim, zaten her şey bence burda başladı.

Sabah tramvayda tren istasyonuna giderken treni kontrol edelim dedik, bilin bakalım sadece hangi tren iptal olmuş… Tamam dedik, mecbur Heidelberg’e gideceğiz. İlayda Darmstadt’ın olduğu Hessen eyaletinde trene ücretsiz binmem için bana kart verdi ve bilet kontrolü yapan kişi geldiğinde gösterdim, sorun olmadan Heidelberg’e gelmeyi başardık. Aslında Heidelberg başka eyalette olduğu için bilet almamız gerekiyordu ama yırttık. Heidelberg baya tatlı, güzel bir şehirmiş, gerçekten fazla huzur dolu. Master’ı burada mı düşünsem acaba, hem Almanya’nın en eski üniversitesi falan, kesin alırlar beni ehe ehe.

Öğrenci hapishanesindeki koğuş

Heidelberg hakkında çok ilginç bir şey öğrendik, üniversite öğrencilerinin ceza aldığında kapatıldıkları bir hapishane varmış. Sadece derslere girmelerine izin veriliyormuş ve eski üniversitenin üst katındaki bu hapishaneden tünellerle dersliklere gidiliyormuş.

Kale ve Old Town’u gezdikten sonra geri dönmek için aktarma yapacağımız Mannheim’a geldik. Bakın burada önlemimizi almalıydık, peronda 3 tane kontrolcü vardı trene binmek için bekleyen. Ama biz gözü karartıp sanki giderken hiç kontrol olmamış gibi “pazar pazar bize denk gelmez yaa” diye trene atladık. Bu arada biletsiz binmenin cezası 60 euro. Biletimizin geçerli olduğu Hessen eyaletine girene kadar kontrol olmasa yeterdi bize, ordan sonrası için zaten biletimiz vardı. Hessen’a tam olarak 2 durak kalmıştı, sadece 5 dakika. Ve İlayda alt kattan kontrolcünün sesini duydu.

İstasyona yaklaşmış olmamızın sevinci ve “başarabiliriz” nidaları ile kontrolcüye yakalanmadan trenden inmeyi başardık. Ama indiğimiz yer bayılın ortası, gerçekten sapsarı otların olduğu, sadece 3-5 tane evin olduğu, ne market ne bir kafe olan Almanya’nın köyüne gelmiş olduk. Oradan geçecek diğer trene de 1 saat var iyi mi. Biraz dolandık ama 3 dakika sonra zaten tüm köy bitti. Biz de en iyisi Mannheim’a geri gidip ordan başka bir trene binip gitmeyi deneyelim dedik. Ama bu sefer kafamızı (?) kullandık ve Mannheim’dan tekrar bindikten sonra Hessen sınırına kadar tuvalette saklandık. Yine yine şansımız yaver gitmiş, çünkü tuvaletten çıkar çıkmaz kontrolcü ile karşılaştık. Artık tuvaletten çıkan iki genç kız içn ne düşündü bilemiyorum yanii. Whatever, o 60 euroyu vermedik, veremeyiz. Bu sefer sınırı geçtiğimiz için biletimizi göğsümüzü gere gere biletçiye gösterdik.

Akşam İlayda’nın erasmustan arkadaşlarıyla Rastkeller diye bir biracıya geldik. Burası tam olarak bir Alman bira mekanıydı, piknik masaları gibi uzun masalar ve bu masaların üzerinde koskoca bardaklarda biralar. Ertesi gün ise Darmstadt’ı gezdik, küçük ama güzel bir şehir bence, İstanbul gibi bir yerden sonra burda Erasmus yapıp küçük Alman şehri tecrübesini yaşamak isterdim ben, İlayda da bayağı memnun zaten. Akşam ise çok uluslu bir grup olarak -İspanyol, Portekizli, Hong Konglu, Tayvanlı ve 2 Türk- Frankfurt’a Hong Kong restoranına geldik ve aynı bir Çin restoranıydı, zaten havada da aynı Çin yemeği kokusu vardı 😀 Bir yandan midem bulandı bir yandan özlemden gözler yaşardı.

Ertesi gün yani 4. gün artık evime doğru yola çıktım, çünkü haftanın kalanında laba gidecektim ve dinlenmek istiyordum (dinlenemedim, hatta pazar Berlin’e gidecektim, kolumu bile kıpırdatamadım). Çarşamba biraz blog yazısı yazdım, mailleri cevapladım, yemek yaptım derken zaten gün bitti ve haftanın geri kalanını da labda geçirdim. Gelecek haftanın yazısında umarım konfokali öğrenmiş olmamla hava atabilirim, tschüss!! <3

Mini not: Bu hafta blog üstünde çok fazla çalıştım ve birsürü yazı yazdım, sürekli “bu yazı neden blogta yok” şeklinde eleştiri aldığım bir yazı yakında olacak, beklemede kalın 🙂

Magdeburg deneyleri chapter 3-4 için buraya,

Chapter 2 için buraya,

Chapter 1 için buraya tıklayabilirsiniz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir