İstanbul: Bilinmeyenleriyle Beyoğlu

Yıllardır Taksime gidiyoruz ama her seferinde İstiklaldeki kafelere barlara gidip hiç Beyoğluna bakmıyoruz. Ekim ayında okuldan bir grupla Beyoğluna bu sefer gezmeye değil hep gördüğümüz binaların, restoranların, kiliselerin hikayelerini öğrenmeye gittik.

İlk durağımız Sıraselvilerden aşağı doğru inmeye başladık. Selvi Restoranın tatlılarının çok güzel olduğunu öğrendik ama asıl güzel tatlılar biraz daha aşağıdaki Olimpia Pastanesindeymiş (daha sonra oradan bir tatlı aldık ve resmen pastaya doyamadık). Olimpiaya gelirken dünyanın en tatlı çizme dükkanıyla karşılaştık sanırım, hem çizmeler hem dükkan nasıl bu kadar güzel ve şirin olabilir bilmiyorum. Yol üzerinde tarihi ve bugün hala kullanılan Vardar Palace otelini gördükten sonra Saint Pulcherie Lisesinin sokağına geçtik. Burada önceleri rahibeler eğitim verirken artık normal eğitime dönülmüş.

Sofistic Kovboy Çizmecisi

Okulun köşesindeki Nazım Hikmet Sahafını görünce resmen gözlerimize inanamadık çünkü dükkan kapalı olduğundan kitaplara bakamadık ama Nazım Hikmetin kendisinin de geldiği, dokunduğu, okuduğu kitapları görmek hepimizi büyülemişti. Oradan yukarı çıkıp Aya Triada Kilisesine geçtik, yani İstiklale girerken sol tarafta gördüğümüz ama ne olduğunu hiç bilmediğimiz yapıya. Burası daha önce Rum mezarlığıyken sonradan aynı araziye bu kilise inşa edilmiş, ne kadar da normal :))

Aya Triada Kilisesi

Sahaf Nazım Hikmet

Esayan Ermeni Lisesi, 1. Dünya Savaşında hemşirelere verilmiş ve Türkiyenin ilk laboratuvarı olarak kullanılmış, ilk laboratuvar neresi diye sorsalar herhalde vereceğim cevap Ermeni lisesi olmazdı, ilginç bilgi. Ayrıca şu an yaklaşık 10 öğrencisi varmış. Devam ettiğimizde karşımıza çıkan diğer bir yer ise hep adını duyup da normal bir eczane sandığımız Rebul Eczanesi. Kendisi kendi üretimleri olan lavanta kolonyası ile ünlüymüş ve İstanbulun en eski 2. eczanesiymiş.

Esayan Ermeni Lisesi
Rebul Eczanesi

İstiklal Caddesine geri dönerken Balık Pazarı ve Çiçek Pasajı gibi çarşılardan geçtik (Çiçek Pasajı Beyoğlunun en süslü binasıymış) ve cadde üzerindeki konsoloslukları yapan Fossati kardeşlerden bahsettik. Osmanlıda çoğu kamu binasını ve Ayasofyanın restorasyonunu da Fossati kardeşler yapmış. Caddedeki bir sokakta mükemmel şapkalar satan bir butiğe denk geldik, keşke sonsuz param olsa da buradaki şapkaların hepsini alabilsem dedirtti insana 🙁 Yine ara bir sokakta içinde şahane parçalar olan ve kendi ürünlerinizi de sergileyebileceğiniz Eller Sanat Galerisine girdik, mutlaka yolunuzu düşürün.

Şapkacı

Taksim Meydanına geri dönerken Fransız Konsolosluğunun arkasından hiç geçtiniz mi bilmiyorum ama orada caddeden geçen tramvayların durağı/bakıma alındığı bir yer var ve bu tramvayları başka bir şekilde görmek çok hoş 🙂 Tramvay durağının yanında Surp Hovhan Vosgeperan Ermeni Kilisesi var ve bu yapı Katolik Ermenilerin en büyük yapısıymış.

Tramvaylar
Surp Vosgeperan

Meydana geri çıktığımızda Taksim’in adını aldığı, şehrin suyunun dağıtıldığı Maksimin içine girdik. Birsürü çeşme ve Osmanlıca yazılar vardı. Meydandan çıkıp tekrar aralara girdik ve Cezayir Sokağı ile Beyoğlu Spor Kulübünü görüp Ses Tiyatrosuna gittik. Aynı pasajın içinde, basketbol milli takımının ayakkabılarını yapan ayakkabıcıyı gördük, 55-60 numaraya kadar ayakkabılar vardı 🙂 Bir ara sokakta Can Kitabevinin orjinal yerine denk geldik.

Ses Tiyatrosu

Maksimin içi

6 buçuk saat süren bu gezide o kadar çok yer gördük ki hepsini anlatmaya kalkarsam yazı bitmez, bu yüzden en önemlilerini seçtim. Şimdi de kalan yerlerin fotoğraflarını görebilirsiniz 🙂

Can Kitabevi
Fransız mahkemesi

45lik

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir